aşk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
aşk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Mayıs 2013 Perşembe

bir şarkı iki kadın bir adam




çok garip bi geceydi. sanırım hayatımda ilk kez öyle bi gece yaşıyordum ve beklediğimden daha sakin davranıyordum. bir yanda eski sevgiliniz ve bi yanda eski sevgilinizin yazdığı 32 yaşında bi kadınla gece değişik olabiliyor. hiç sesimi çıkarmıyor sadece gözlemliyordum. sesimi çıkarsam rezillik çıkacak gibiydi çünkü ve bu en son istediğim şeydi. 21 yaşındaydım ama o an 35 yaşında bi kadının olgunluğuna sahiptim. belki de o yaştaki bi kadın bile benden daha farklı davranabilirdi. ama ben sessizce eğlendim. ufak salaş bi bar, dans eden insanlar, sevdiğiniz bildiğiniz şarkılar ve eski sevgilinizin yazdığı kadın. güzel kombinasyon değildi. rakı balık ve haydari gibi değildik orda üçümüz.

gece yavaş yavaş ilerlemeye insanlar yavaş yavaş gitmeye başlıyordu ve o şarkı başladı. cat stevens'ın o naif sesi kulaklarımdan girmekle kalmıyor kalbime dokunuyordu. ufak bi ışık yuvarlağının altında kendi kendime dans ederken adamın kadını dansa kaldırmaya çalışıp kaldıramadığını görmüştüm. zaten kadın geldiği andan itibaren yerinden 1 dakika bile kalkmadı sanırım. kasıntı biri değildi ama bu işler için fazla yaşlıydı bence. evet kıskanç bi kadınım. ama bu onun yaşlı olduğu ve gecenin 3ünde bi barda eğlenemediği gerçeğini değiştirmiyordu. plaza kadınlarından her daim nefret etmişimdir zaten. dansa kalkmayan kadını bırakıp benim yanıma gelen adamın elini belimde hissettikten sonra kaç dakika sürdüğünü bilmediğim ne konuştuğumuzu tam olarak hatırlamadığım bi dans serüveni başlamıştı. gecenin ikinci kadını olmuştum birdenbire. kanımdaki alkol miktarı fazla olduğundan ve her daim içmicem dememe rağmen dayanamayıp gene vodka içtiğimden mantıklı davranamıyordum. dans ettikçe başım dönüyor alkol kanıma daha da karışıyordu ve stevens'ın sesi iyice işime işliyordu.

şarkı bitti. adam kadına gitti. o ışığın altında tek başımaydım. gitmek istedim gidemedim. geceyi barın kapısındaki bodyguard'a aşk acımı anlatarak geçirdim. ağlamadım ama. tuttum kendimi. canım acısa da ağlamadım. sonra bi daha görüşmedik zaten. 2 küsur senelik karmaşıklık son bi dans ve son bi sevişmeyle bitmişti.

23 Nisan 2013 Salı

size çokomik bi hikaye anlatacağım


size çokomik bi hikaye anlatayım mı?
anlatayım evet.
bak şimdi 1hafta kadar önce biri vardı. yanında saatlerce konuşabildiğim cümlelerimi tamamlayan anlattığım şeyleri anlayan. böyle insanlarla muhabbet mükemmel ötesidir. sevişmek yerine sabaha kadar konuşabilirsiniz. sevişelim dedik. sevişirken bir şeyler oldu durduk bi tekrar muhabbet etmeye başladık. ağladım. nefret ederim ama ağladım. anlattığım adam olmak istedi. o ben olabilirim dedi önce duymadım bu cümleyi konuşmaya devam ettim sonra karnına yattım 
-denesek becerebilir miyiz sence
+ben de ondan korkuyorum ya beceremezsek ne olucak
-ne olur ki eskisi gibi devam ederiz ne olabilir en fazla
+hayatındaki erkeklerle aynı kefede olmak istemiyorum senin de benim hayatımdaki kadınlarla aynı kefede olmanı istemiyorum biraz zaman geçirelim beraber sinemaya falan gidelim
-olur tamam güzel olur sinemaya gideriz kitap okuruz yemek yaparız
bu muhabbetle uyuduk gece. sabah uyandık. her zamanki gibi görüşürüz diyerek ayrıldık.
2gün sonra mesaj attım. klasik beni özledin mi mesajımı ona da bunu neden sorduğumu anlatmıştım art niyet yok yani. cevap gelmedi. 1gün sonra bir mesaj daha attım benden kaçmasına gerek olmadığıyla alakalı. gene cevap gelmedi. ben de bıraktım. koyverdim. 
oysa olmuyorsa olmazdı kimseyi zorlayan bi tip de değildim. ama bana koyuyor bu durum. en azından hayatımdaki erkekler sinem yapamıcam ben diyordu. sessizce siktirip gitmiyorlardı. hayır kimseden bir şey beklemezken oluyor ya bunlar daha da deliriyorum. sanki ben sana hayalimdeki adam ol dedim. orda anlattım sen olmak istedin. sonra da sorunlu kız oluyorum ben lan nerden hani burda çıkardığım sorun? ya ben yapamıcam demek bu kadar zor olmamalı. insanların seviştikleri insanlara biraz saygısı olmalı en azından 2 kelime edebilmeli diye düşünüyorum ama boşa konuşuyorum.

19 Nisan 2013 Cuma

annemle cuma kavgası


-çocuğa yüklenme öyle benim olmadı da da noldu ders ders hayatımız ders oldu
+fena mı meslek sahibi oluyorsun işte
-sevgilisi olanlar meslek sahibi olmuyor mu?
+onlar becerebilmiş demekki
-ben becerip beceremeyeceğimi göremedim ki?!
+amaaan sen sevgili mi çekebiliyorsun zaten 2 kere arasa 3. de sıkıldım diyorsun katlanabiliyorsun sanki
-işte lisede sevgilim olmadı diye bence bu
evet ben seevgili çekemiyorum o yüzden de sevgili olmak istemiyorum zaten. hayatımdaki tüm erkeklere de bunu anlatmaya çalıştım. bak dedim sinemaya gidelim yemek yapalım sahaf dolaşalım sergiye tiyatroya konsere gidelim sevişelim aç kalalım yatakta beraber kitap okuyalım birlikte bi hobi edinelim gezelim fotoğraf çekelim ama sevgili olmamıza o sorumluluğa bulaşmamıza gerek yok. ben seni elinden tutup arkadaşlarımla tanıştırabileyim ve sadık kalalım yeter dedim inanın hepsine mükemmel bi ilişki tanımı olarak geldi bu. süperdi. ideal kadındım. sorunsuz dırdırsız. sonra noldu biliyor musunu? bi daha aramadılar. ben aradığımda soğuk insanlarla karşılaştım. hani ideal kadın? hani mükemmel ilişki? 
en son seviştiğim adamla da böyle oldu. o daha açık sözlü en azından arar ben istemiyorum der diye bekledim ama o da mesajlarımı karşılıksız bıraktı. aynı kefede olmak istemediği adamlarla aynı kefeye 1 numaradan giriş yaptı.
artık çok da koymuyor bu durum yenisine kadar üzülüyorum. sonra gene güzel bi gece geçirip mutlu oluyorum. sabahı düşünerek yaşamaktansa anlık mutluluğumun tadını çıkarıyorum.
ah be anne lisede sevgilim olsa böyle mi olurdu şimdi?

5 Nisan 2013 Cuma

gözlerimi kapatıyorum


yatakta dağılmış uzun kıvırcık saçları gözümün önünde beliriyor. o kadar istedim ki burnumu saçlarına gömüp uyumayı, ellerimi sana sarıp köprücük kemiklerinde kaybolmayı, seni tam tebessümünden öpmeyi. 
bi insanlar aranızda 1cm bile yokken miller varmış gibi hissettiğiniz an canınızdan can gidiyor. sanki böyle bi rüyadaymışsınız da astral seyahatle onun yanına gelmişsiniz gibi sanki orda değilmişsiniz o bunların hiçbirinin farkında değilmiş gibi. sizi azıcık sarsa her şey bitecekmiş de işte bunu yapamıyormuş gibi. 
ellerimi saçlarında gezdirip huzurlu bi uyku çekmek yerine arkandan seni izleyip sonra sırtımı dönüp sabaha kadar üşüdüm. hava soğuk değildi üşümemin sebebi bu değil. aramızdaki buz dağları üşüttü beni. seksin sıcaklığından sonra serinlemek iyi gelir aslında ama buz dağları bunun abartılmış versiyonu. buz dolu bi küvet daha iyi gelirdi inan.
gözlerimi kapatıyorum sen beliriyorsun canım biraz daha acıyor sonra geçti diyip kendimi kandırıp şarkılarda kayboluyorum. can’ımı yakıyorsun.

21 Mart 2013 Perşembe

senle beraber çayı da bıraktım sevgilim


iki çay söylemiştik orda biri açık 
keşke yalnız bunun için sevseydim seni

ucuz amerikan romantik komedilerindeki gibi bi aşk değildi bizimki. filmin sonunda kız ve erkek kavuşup evlenmiyorlardı. ya da ilk görüşte etkilenmemiştik birbirimizden. tamamiyle şans işi denilebilirdi.
havanın denizi dalgalandırabilecek derecede rüzgarlı olduğu güneşin hiç ısıtmadığı ama yüzlerimizi aydınlattığı günlerden biriydi. canım sıkılıyor ne yapsam diye düşünürken kendimi gene çaycıda bulmuştum. her zamanki gibi kalabalıktı ve gene o kalabalığın müzikaldeymiş hissi veren uğultusu vardı. müzikalleri sevmezdin. kendime bir çay söylemiş sigara tablamı çıkartıp sigara sarmaya başlamıştım. önceleri marjinal göründüğü için yaptığım bu sigara sarma işlemi sonraları çok hoşuma gitmiş güzel de bi tasarruf sağlamıştı. tasarruf konusunda da iyiydim bilirsin. 
çayımı getiren adamın çayımı masaya koyarkenki geçen süre zarfında sigaramın kağıdına dilimi gezdirmiş ve seni görmüştüm. evet güzel bi karşılaşma değildi özellikle dilim dışarıdayken. yemyeşil gözlerinle gözlerimin içine bakmış hafifçe gülümseyip arkadaşına geri dönmüştün ve dilim hala dışarıdaydı. bir an toparlanıp sigaramı yaktım. şekeri ikiye bölüp yarısını çaya attım. aslında çayı şekersiz severdim ama o yarım şeker çaya hafif bi tat verirdi ve bunu daha çok severdim. tüm bunları yaparken hala gözlerim senin üzerindeydi. ben sana dalmış çayımı sigaramı içiyorken sigaradan bi nefes çekip dışarı verme süresi boyunca senle gözgöze kaldık. bir an toparlanıp gülümseyip önümdeki gazeteye döndüm. o an gündemdeki olaylar 3.sayfa haberleri ekonomi hava durumu spor hiçbiri sen kadar ilgi çekici değildi. 
uzunca bi süre boyunca sanırım bir uçağın alana iniş süresi kadar bi süre boyunca ya da boğaziçi köprüsünden suya atlayan adamın suya düşüş süresinden daha kısa bi zaman boyunca bekledikten sonra ikinci çayımı söylemiş bu sefer şekeri kıramamıştım. kendimce uğraşırken gözümün önünde bi el gördüm. bembeyaz uzun parmaklar bana yarım bi şeker uzatıyordu kafamı kaldırıp yemyeşil gözlerine baktım 
-ben de yarım şekerli içiyorum hiç uğraşma bunu al
+teşekkür ederim
çok güzel gülüyordun. dudaklarının kıvrımı harikaydı. o an kafamda senle defalarca sevişmiş boy boy çocuklar yapmıştım. sana ise sadece gülümsemiştim. tam önüme dönerken çayını alıp ayağa kalktığını gördüm bi anda seni kendi masamda buldum. sorma gereği bile hissetmemiş yanımdaki tabureye oturuvermiştin. Bi anlık dumurdan sonra
-imam değilim aslında
+pardon?
-çayın diyorum çok açık.
Ufak bi kahkaha atmıştın. Kahkaha atmayı pek sevmezdin sen sadece tebessüm ederdin ama o an attığın kahkaha hala kulaklarımda yankılanır.
+midem kötü biraz demli çay iyi gelmez diye düşündüm
-sevdiğin şeyleri yaparken ölmek daha güzel olabilir ayrıca miden şu an için seni öldürmez korkma
+ya ölürsem tam şu an burada
-cesedin güzel olur sevinmen lazım
+nolur bana hızlı yaşa genç ölcülerden olduğunu söyleme
-her zaman duymak istediklerini duyamazsın
+onlardan mısın
-bunu bilemezsin
+söylersen bilirim
-belki yalan söyleyeceğim
+neden söyleyesin
-ilk nedenim seni etkilemek olabilir
Gözlerime uzunca baktın. Yemyeşil gözlerinde kaybolmak cennette yolunu bulamamak gibiydi. Hafif tebessüm ettin dudakların çok güzel kıvrılıyordu. Seni öperken de böyleydi hafif tebessüm eder dudak kıvrımından öpmem için bana fırsat tanırdın. Boğaziçi köprüsünden atlayan adamın suya düşüş süresi kadar bakıştıktan sonra
-klasik soruları sormamı ister misin
+hakkımda ne kadar az şey bilirsen o kadar iyi
-neden
+beni sevmen için
-o zaman az olabileceğini düşündüğün kadar şey anlat
+sinem. 21 yaşındayım. Genetik okuyorum. 3 senedir istanbuldayım. Bartınlıyım. Çay seviyorum.
-deniz 25 yaşındayım. Avukatım. Hatırlamadığım kadar uzunca süredir istanbuldayım İstanbulluyum. Çay seviyorum.
+avukatları pek sevmem
-neden
+biraz illegal işlere bulaştığımdan
-ne kadar illegal
+daha hiç gözaltına alınmadım ama illegal işte
-yardımcı olurum sorun olursa
Bak gene yaptın. Gene gülümsedin. Bi adamın dudak kıvrımına aşık olunur mu diye düşünmemiştim hiç ama olunuyormuş. Ben orda yaşayabilirdim sonsuza dek hem de.
Çaylar gelip gitmeye devam ederken saatler de su gibi akıp gidiyordu ve farkına varmadan hava kararmıştı. Günlerden cumartesiydi hava tam bir cumartesiye uygun olacak kadar güzeldi. Soğuk değil ama deri ceket giyilebilir. Deri ceket giyilebilen havaları severdim. Zaten benim için hava durumu tshirt giyilebilir askılı giyilebilir deri ceket giyilebilir mont giymek gerekir kot giymek gerekir siyah çorap giyilmeli ten rengi çorap giyilebilir şeklinde ifade edilirdi. Hiçbir zaman sıcak soğuk ılık olmamıştı ve en çok da bununla alay ederdin. Sana evden çıkmadan hava bugün tshirt giyilebilir durumda şu gömleğini giy dediğimde dudaklarıma küçük bi öpücük kondurur ya tshirt giyilemez hale gelirse diye sorardın. Flashbacklerden kurtulmam gerekiyor yazımı bitirebilmem için. Lafı uzatmayı da çok severim bilirsin.
Güzel bi cumartesi günü akşama kadar muhabbet etmişken ve ben hava kararmış içmelik duruma gelmiş gitmeliyim dediğimde planım olup olmadığını sormuştun. Bi planım yoktu senin yanında sonsuza dek kalabilir ve dudak kıvrımını izleyebilirdim. Planım olmak ister misin dediğimde yemyeşil gözlerinle gözlerime bakıp onaylamak için gözlerini kapadın. Hesabı ödeyip ordan kalkıp kendimizi caddenin kalabalık akışına bırakmış birbirini yeni tanıyan iki insan olarak deli gibi konuşuyor boş boş yürüyorduk. Bir otobüsün alibeyköy’den esenler’e gelebildiği süre boyunca yürüdükten sonra asla karşılaşmadığımız ama ikimizin de sık gittiği mekana oturduk. Karşımda oturup bana yemyeşil gözlerinle uzun uzun bakıyor arada gözünün önüne gelen saçı geriye itiyordun. Sadece seni izliyor seni dinliyor tek kelime etmiyordum.
-konuşmak ister misin
+hayır böyle güzel
-ne düşünüyorsun
İnsanlar beni önemli bir şey düşünüyor sanarken böyle anlarda ben hep alakasız şeyler düşünürdüm ve bundan nefret ederdin özellikle kavga ederken. Evi terk etmene sebep olan kavgamızda ne düşünüyorsun diye sorduğunda vazonun çizgilerini dediğimde vazoyu kafamın yanından duvara fırlattığın an olduğu gibi. Gerçi o hareket sana roma’dan aldığımız ağır ve büyük kül tablası olarak hem de omzuna isabet ederek geri dönmüştü ama olsun.
+arkandaki masada oturan kızın gözleri lens mi diye düşünüyordum.
-cidden mi
+evet cidden
Bozulduğunu fark edebiliyordum. Çünkü bozulduğunda tebessümün düz bi çizgi şeklinde olurdu kıvrım şeklinde değil.
O gece deli gibi sarhoş olup sabahın 3ünde eve dönmüştük. Senin evine. Beni davet ederken çok rahattın. Meydana çıktığımızda taksi çağırırken nereye gidiyorsun bana gidelim derken aşırı rahattın. Bu rahatlığın oldukça sinir bozucuydu. Sana defalarca anahtarını almadan şu evden çıkma dediğimde kapıyı açmak bu kadar zor gelmemeli derken ki rahatlığın kadar.
Çatı katı ufak mükemmel döşenmiş sade güzel bi evin vardı. Evini sevmiştim. Kendi evim kadar değil ama. Zaten sürekli kendi evime gitmeme sinir olurdun. Ama eve kırmızı deri bi koltuk almayı da reddederdin. Farkında mısın aslında hiç aynı frekansta değilmişiz. Senelerce nasıl yaşayabildik hala şaşırıyorum.
Beni evine davet ederken ki rahatlığın evde devam etmemişti. Bana yer yatağı hazırlayıp kendi odanda uyumaya başlamıştın. Yalnız uyumaktan nefret ederdim özellikle bilmediğim bi evde. Ve o gece yağmur yağıyordu. Bu da korkuyorum anlamına gelirdi. Gece, sabahki soğukluk suratsızlık ve daha nicelerini göze alarak yastığımla yanına gelip arkana sığınmıştım. Uyuyordun. Bana öyle gelmişti. Fark etmedin sanıyordum ve rahatça uyuyabilecektim. Ta ki arkamdan bana sarılana kadar. Belimden sıkıca sarılmış burnunu saçlarıma gömmüş
-neden bu kadar çok saçın var ya
+romantik bi anı bok etmekte başarılısın sanırım
-kesinlikle çok başarılıyımdır yalnız uyuyamadın mı
+beni eve çağırırken ki rahatlığın beraber yatalım demeye yetmedi mi
-…
+gök gürültüsünden ve karanlıktan korkuyorum ayrıca uyuyorsun sanıyordum
-seni içerde bırakmakla hata mı ettim diye düşünürken uyuyamadım
+tamam artık uyuyabiliriz öyleyse
-iyi geceler
+iyi geceler
Omzuma ufak bi öpücük bırakıp saçlarımın üstünde uyumaya başlamıştın. Nefesin omurgamdan kaburgalarıma doluyor ve nefesim oluyordu.
Sabah yalnız uyandığımda siktir gene mi aynı şey diyip giyinmeye başladığımda mutfaktan gelen ıslık sesini duymuyordum. Hazırlanıp kapıdan çıkacakken ıslık sesi kulağıma geldi. Bu şarkıyı biliyordum. Çok da seviyordum. Mutfağa ilerlediğimde karşımda en sevdiğim pijamanla krep yapıyordun. Bi süre seni izledikten sonra beni fark edip
-nereye gidiyorsun
+bi yere gitmiyorum
-ama kahvaltı pijamalarla yapılır.
Yıllarca buna inanmış ve tüm kahvaltılarımızı böyle yapmamızı sağlamıştın. Sana göre kahvaltı pijamalarla yapılırdı ve bu önemli ve değiştirilemez bi kuraldı. Bu yüzden sabahları erkenden uyanıyorduk.
Saatler süren Pazar kahvaltısından sonra gitmek için izin isteğimde
-bugün Pazar işin yoksa evde takılsak
+ne yapıcaz peki
-film izleriz kitap okuruz muhabbet ederiz oyun oynarız bolca çayımız ve sigaramız da var
+seni öpebilir miyim
-ne
+ne
-nasıl yani
+pardon sesli düşünüyordum sanırım özür dilerim unut gitsin ben de evime gideyim artık
Bu sırada kapıya yönelmiştim. Dilimi bazen böyle tutamıyordum. En olmadık zamanlarda en olmadık şeyleri söylüyor saçmalıyordum. Annene bu çorba neden bu kadar tuzlu iyot eksikliğim mi olduğunu düşünüyorsunuz dediğimdeki gibi mesela. Evet bunu dedim di mi ben. Ama çok tuzluydu ne yapabilirdim?
Ben kapıya doğru giderken sen birden belimden sarılmıştın. Hafifçe irkilmiş kafamı arkaya doğru atıp göğsüne dayamış kalp atışlarını dinliyordum. Kolların beni sıkıca sardıkça sana aşık olmaya başlıyordum.
-seni öpebilir miyim
+önce ben sordum
-bu bir cevap değil
Yavaşça sana dönüp ellerimi saçlarında gezdirip ordan yüzüne doğru ilerleyip yemyeşil gözlerine bakıyor gene kayboluyordum. O sevdiğim tebessümün yüzüne yerleşmişken dudak kıvrımından öptüm seni sonra yanağından sonra gözlerinden burnundan alnından çenenden… yüzünü bu şekilde talan ederken bi an çenemden tuttun. Gözlerini gözlerime diktin. Çenendeki parmaklarını yanağıma sürmeye başlayıp bana iyice yaklaştın. Aramızda 1 cm var ya da yoktu bi an bulutların üzerine çıktığımı hissettim. Ayaklarım tamamiyle yerden kesilmiş ruhum bedenimden ayrılmış ve bulutların üzerinde dans ediyordu. Dudaklarının tadını sevmiştim.
O gün 4 sene sonra deniz kenarı bi çaycıda iki üç kelimeyle ilişkimizi bitireceğimizi bilmeden mutlu olduğumuz ilk gündü. Birbirimize deli gibi aşık olduğumuzu sanıp asla hatalarımızı ve nefret ettiğimiz şeyleri görmeden geçirdiğimiz 3.5 sene ve sonrasında evde köşe kapmaca oynar gibi geçirdiğimiz kendi evimi senin evinden daha çok seviyorum bahanelerinde daha sık sarıldığım 6ay bizi beklemekteydi. Ama o an orda o evde dünyanın en mutlu ve en aşık çifti bizdik.



18 Şubat 2013 Pazartesi

yeni heyecanlar başlamadan biten ilişkiler farkına varılmayan duygular


uzun zamandır böylesine ağlamıyordum. belki rahatlatıyor belki de daha da geriyor bilmiyorum ama ağlamayı sevmiyorum. hele ki biri için ağlamayı.
insanın kendinin bile farkında olmadığı olmaması gerektiği şeyler vardır. yasaktır. dokunmamak gerekir. o duygu orada öylece durmalı körelmelidir yeşermemelidir. ama ben yeşerttim. gözyaşlarımla suladım hem de. engel olamadım. aslında mantıklı bi insanım. çok çabuk kaptırmam kendimi bir şeylere ama işte bazen oluyor bazen hepimiz dengesizleşiyoruz bazen bi adam geliyor sana sevgiyi ben vericem diyor sevgi arsızıyız ya sevgiye açız ya inanıyoruz ama bilmiyoruz ki o adam onu ilginç bir şey yaşamanın heyecanıyla söylüyor bilmiyoruz ki arkasında duramayacak sonra da böyle oluyor işte ele kalıyor gözyaşı ve yalnızlık.
pardon kuzenim yazmış modunda başlamadan biten ilişkiler ya da başladıktan sonra kusura bakma birbirimize göre değiliz lafları sonra bu kız neden güvensiz neden böyle e bana güvenebilecek tek bi dal bırakmadınız ki?! canımı yaktınız hunharca anlık zevklerinize duygularımı harcadınız sonra benden geriye bir şey kalmadı ki ben kendime bile güvenemezken birine nasıl güvenebilirim ki?
neyse olması gereken olur. uzun zamandır ağlamıyor ve uzun zamandır yazamıyordum bana tekrar yazı yazdırabilen adama selam olsun.

27 Ekim 2012 Cumartesi

bir deli not yazmış kırk akıllı okuyamamış


Sigarasızlık beni öldürmüyor ama öldürecekmiş gibi hissediyorum. Sinirliyim canım sıkkın en kötüsü de ayığım. Hergün kanında mutlaka alkol bulunan biri için en kötüsü de bu. Kola da içmiyorum ki ondaki alkolden yararlanayım. Tamam komik değildi.
Hayata karşı sert bi duruş sergilemek zorunda olmanın ne kadar zor olduğunu biliyor musunuz? Hakkınızda konuşulan onca şeye kulak tıkamanın? Size yapılan onca işkenceye gülüp geçmenin? Hayatımın her gününü son günümmüş gibi yaşamıyorum ama öyle yaşıyormuş gibi davranmak zorunda olduğum bi hayatta ben nasıl yaşadığımı anlayamaz oldum artık. Sürekli umrumda değil lafını kullanmak artık sıkıcı gelmeye başladı. Dışı seni içi beni yakar durumu bi hayatım var. Dışarıdan baktığınızda bu kız mükemmel yaşıyor lan dediğiniz benimse siktirip gitmek istediğim bi hayat. Kafa yicek duruma gelmenin acısı çıkıyor normal günlerde. O delirmenin etkileri hayatımı sikiyor birkaç hafta.
Doğru kadın değilim kimsenin hayatının aşkı değilim kimse adıma şarkılar yapmıyor kimse benim için yazmıyor ben tekim. Kendimle başbaşayım. Kendim için şarkılar yapıyorum ve kendime yazıyorum. Hayatımın aşkı yine benim. Bu hayatın doğru kadını benim. Benim hayatıma başkası asla olmazdı. En doğru kişi benim. Ve lanet hıçkırığımla uğraşıyorum.
Her şeyden ne zman bu kadar nefret etmeye başladım inan hatırlamıyorum. Ne zaman bu kadar umursamaz oldum? Ne zaman bu hale geldim? Saçlarımdan ne zaman nefret ettim? Kendimi ne zaman kaybettim?  Çoğunuzun kuul olmak için içtiği ilaçlardan nefret ediyorum amk ben. Beynimi uyuşturuyor sanki onlar. Daha çok deliriyorum daha çok nefret ediyorum her şeyden. Bu kafayı seviyorum ben. Yarı deli yarı normal hiçbir şey umrunda değilmiş gibi.
Yeni bir gün doğarken ben gene düşünce kusmuğumda boğulurken gene nefret ediyorum birilerinden. Gene acıyorum kendime gene batıyorum gittikçe. Bu aralar depresif evremdeyim anlaşılanç battıkça batıyorum. Sonunu göremiyorum. Sonsuz gibi onsuz bi boşluk tam anlamıyla sonsuz gibi. Elimi tutun isterken elimi her defasında neden saklıyorum inanın bilmiyorum. Büyük çelişkilerim var sadece kendi kafamda olduramadığım şeyler. Öldüremediklerimden daha güçlü.
Hayatın güzel bi yemek olmasını isterdim. Her gün iştahla yiyebileceğim. Sıkılsam bile bırakmayacağım beni mutlu edebilen. Ama bunun hangi yemek olduğuna bile karar veremedim şu an.
Hayatım şampanya şişesindeki viski gibi. Ne demek bu şimdi onu bile bilmiyorum. Saat sabahın 5buçuğu ve ben deli gibi saçmalıyorum. En doğru cümlem buydu sanırım. Saçmalıyorum ben sadece ayrıca şampanya şişesindeki viskiyi buldum. Şampanya tek başına değil kutlama anında içilirken viski tek başına içilir. Buradan kalabalıklar içinde yalnızım klişesine gelebilirim sanırım ve geldim evet. Uyusam iyi olacak.

bir delinin notları vol 3287658756


Şu an elimde bi sigara olmasını yeğlerdim ama maalesef yok. Senin gittiğini ilk fark ettiğimde başlamıştım sigaraya. Gitmezsin gibi geliyordu önceleri ama baktım ve sen gittin. Ben bi sigara yaktım o gece. Senin kokunu hissetmeye çalıştım. Sonra sen her gittiğinde ben bi sigara yaktım. Senin meşhur lafın gibi. Siktiğimin lafını şu an hatırlamıyorum ama gitmek ve sigaralar üzerine bi lafın vardı. Her şey üzerine olduğu gibi. Hayatımın bundan sonrasına yer eden sarsıcı cümlelerin. Ordan buradan alıntı entel saçması cümleler. Senin o bohem yanından gelen cümleler. Aslında çok düzgün bi adam olabilirdin kendine bi şans verseydin eğer ve biz çok farklı olabilirdik bana bi şans verseydin eğer. Belki de ben seni fazla büyüttüm ha ne dersin? Bence bu daha mantıklı. Aslında boka batmış birinden fazlası değildin. Battığının farkındaydın ve bu hoşuna gidiyordu. Çünkü bu seni acınası yapıyordu. Kendine acımayı seversin sen. Ve böylece insanlar senden hep uzak kalır di mi? Korkağın tekisin aslında. Sürekli bahsettiğin ve gelmesini beklediğin ölümden dahi korkuyorsun. Sen neden ona gitmiyorsun? Ne amacın var yaşamakla ilgili? Bu dünyaya ne katıyorsun ki?
Lanet sigaramın olmaması kadar kötü bir şey yok sabahın şu saatinde.
Ne diyorduk gidiyorsun sen evet. Her seferinde yorulmadan sıkılmadan gelip gitmek nasıl bi duygu çok merak ediyorum. O her deliğe girmek için can atan sikinizden gelme bi özellik mi bu? Gidip gelmek? Kadını siktiğin gibi hayatını sikmek de mi orgazma ulaştırıyor senin gibileri?
Senin gibiler de artık benim gibi değil mi? Elimizde kelimeler var sadece. İyi laf yapan ağızlarımız. Bitmek bilmeyen alkol ve sigaralarımız… ben kimseye bağlanamam mavralarımız ve korkaklığımızdan gelen kaçışlarımız. Arayış içinde miyiz gerçekten? Doğru insanı mı arıyoruz? Doğru zamanı mı bekliyoruz? Sanmıyorum. O bir kere olur. Nasıl senin hayatının aşkı ilham perin başka bi kadındıysa benim de hayatımın aşkı sendin. O sana sustu sen bana kin kustun.
İkinci el kitap sevgimiz, aşık olduğumuz fotoğraf makinemiz, plak hayranlığımız, 80ler fanlığımız, film arşivlerimiz… ne kadar da cool değil mi? Ne kadar da farklıyız diğerlerinden? Oysa berbat olan biziz. Aynı olan ya da sıradan kalan da biziz.
 Oysa ki biz hayatını bi adam/kadın için mahvetmiş sanan insanlarız. Bizim hayatımız mahvoldu artık düzelmez ve bu yüzden önümüze gelen herkesle yatmalıyız ya da herkesi üzmeliyiz. Biz acı çektiysek onlar da çekmeli. Biz acıyla büyüdüysek onlar da acıyla büyümeli. Geçer nasılsa değil mi? Her genç insanın başına gelir.
20yaşındayım yahu ben siktiğimin 20sindeyim daha. Neden 30 yaşında biri gibi davranmak zorundayım? Benim hala liseli aşkı yaşamam gerekmiyor mu? Benim trip atmam gereken bi sevgilim yok mu? Ve ben neden 30yaşında her şeyi boşvermiş biri gibi yaşamak zorundayım. Neden diğer türlüsünü beceremiyorum? Neden sabahın bi vakti bi bardan çıkmış halde senle elele yürürken durup bi köşede öpüşmek bana mükemmel geliyor? Neden sağa sola sallanırken tam düşermiş gibi olduğumda senin beni kolumdan tutup düzeltmen ve bunu yılmadan her seferinde yapman bana hayatı hissettiriyor? Ve ben neden gözlerimi her kapadığımda bana en son iyi davrandığın o anı, hani ben işyerinden çıkarken bana “akşam ne yapıyoruz” diye sorduğun -hani diğer normal çiftlerin yaptığı gibi- görmek zorundayım?
Sıfır bi hayatın ikinci el insanı gibi hissediyorum kendimi. Hani güzel geçen bi gecenin sabahında şişenin dibinde kalmış şarap gibi ya da tam öpüşmeye başlandığında küllükte unutulmuş ve kendi kendine yanıp kül olmuş sigara gibi. Daha bunun gibi tonla benzetme yapabilirim ama işte garip hissediyorum kendimi. Bunda karnımın da acıkmasının bi etkisi olabilir tabi. Saat 6şu an. Beni hep bu saatlerde arardın di mi sen? 1 saat boyunca hiç susmadan anlatırdın bense yarı uykulu halde seni dinlerdim ve her seferinde telefonu hayır uyumuyordum diye açardım. Oysa o kadar çok uykum olurdu ki o an ama aslında senin sesin benim için en büyük ninniydi değil miydi zaten?. Beni defalarca “uyuman için aradım” bahanesiyle aramadın mı?
Sanırım buna bi son vermem gerek. Sen gittin bunu kabullenmeliyim başka biriyle berabersin belki de onu seviyorsun buna da alışmam lazım. Büyümem gerek benim. Koca bi çocuk gibi davranmaktan vazgeçip gerçekten büyümem gerek. Belki de dediğin gibi hastalıklı biriyimdir. Saplantılarım vardır. Takıntılıyımdır. Bu kelimeleri hayatım boyunca unutmayacağımı da biliyorsundur umarım. Ve bir gün hepsini tek tek… neyse uyumalıyım artık ben uyurken ve şarkı biterken;
Wish you were here

anne ben ergen oldum

annem hep sen neden hiç ergen olmadın der? ilk platonik aşk acım 3 sene sürdüğünden derim içimden ya da gerçekten para sıkıntısı çekerek büyüdüğümden. ama anneme hiç bunları söylemedim. bilmiyorum dedim. ben de bilmiyorum nedenini. ergenliğini kardeşim yaşıyor şimdi. ergenlik nasıldır ondan öğreniyorum ben. 
benim gibi insanların büyük yaraları vardır hayata dair. aşkla ilgili değil sadece emin olun. aşk diğer yaraların yanında hiç kalır.
ama büyük aşk acılarımız da vardır. birileri bizi sevsin isteriz hep. daha doğrusu o biri sevsin isteriz ama sevmez. sonra da başka bedenlerde ararız aşkı. günlerce içer saatlerce sevişiriz sonra oturur hüngür hüngür ağlarız. sessiz ağlarız biz. sesimiz çıkmaz pek. içimizden çığlık atarız ağlarken de. yüzüme bakmasa kimse ağladığımı da anlamaz zaten. benim gibilerin daha yaşın kaç denir? bazıları şaşırır yaşını duyunca. yaşadıklarını bilenler ise 20yaşında olmana anlam veremezler. daha doğrusu bu yaşta bunları yaşamana. benim gibilerin büyük güvensizlikleri vardır. kimseye güvenmezler. mutluluklarına da güvenmezler. bi bit yeniği aranır altında. mutluluktan korkarız biz. çünkü ardından hep kötü bir şeyler gelmiştir. ama yaşarız be. her şeye rağmen yaşarız. ve en çok da biz güleriz biliyor musunuz? bir şeyleri saklamak için hep güleriz. 
belki de en mutlu insan bizizdir. sahte de olsa.

27 Nisan 2012 Cuma

beşiktaş ortaköy bebek gece gezmeleri - beşiktaş ayağı: benim sınavım vardı lan



1gün sonra çok önemli bi sınavım olduğundan -hücre biyolojisi1- yakın bir arkadaşımın mecidiyeköy’deki evine gitmiştim. beraber çalışıp sınava öyle girecektik. ama evdeki kimsenin çalışası yoktu. birkaç saat çalıştıktan sonra ben dışarı çıkmaya karar verdim
erik muhabbeti yaparken canımın erik çekmesiyle mecidiyeköy’de iner inmez köşe başındaki bi manavdan erik aldım. ona da bundan bahsedince ağzının suyu aktı tabi. e gel o zaman beraber yiyelim dediğimde geleceğini hiç düşünmemiştim. ama herif tamam gelirim dedi. gece 12 için anlaşmıştık. 12den 2ye kadar oturup erik yiyecektik. benim planım cevahirin önünde bir yere bağdaş kurup erikleri yiyip muhabbet etmekti. çünkü ders çalışmak istiyordum.
canım çok sıkılınca 10da gelmesini söyledim ona. zaten çalışmam gereken ilk kısmı bitirmiştim. üzerimde xxl’lık arkadaşımın beyaz büyük tshirtü altımda sadece tayt hepsinin üzerinde de gene arkadaşımın krem kahve karışımı sweatshirtü. altında da postallar. saçlarım açık ama karmakarışık.
-pijamalarımla çıkıcam ben dışarı haberin olsun
+sorun değil arabayla geliyorum zaten arabada oluruz
-pijama var diye benden utanıyorsun di mi ondan araba
+ya ne alaka otobüs beklemek istemiyorum
beni cevahirin karşı yolundaki duraktan aldı. o kadar rahattım ki. cebimden erik kutusunu çıkardım birlikte yemeye başladık. ben ona kendi ellerimle erik yedirirken o da bir şeyler anlatıyordu. nereye gidelim diye sormadı. beni aldı götürdü. 12de döneceğimizden beşiktaşa çay içmeye gittik. o günden sonra hep uğrak yerimizi olacak olan balkan lokantasının önündeki çaycıya gittik. köşe masalardan birine oturduk. gizlice onu izliyordum.
çok değişik bir tavrı vardı. 22 yaşındaydı ama uzun boyu ona bir yetişkinlik kazandırmıştı. saçları çok hoş duruyordu. kısa saç bu adama yakışıyordu. ön dişleri ayrıktı ama o bile ona farklı bi hava katmıştı. salaş bi giyim tarzı vardı zaten ve o kahrolası gamzesi harikaydı.
muhabbet ettik uzun uzun sigara çay eşliğinde. o anlattı dinledim ben anlattım aslında anlatmadım. sadece o konuşsun istedim. çünkü korkuyordum ona kendimi anlatmaktan. kendimi anlatırsam onu kaybetmekten korkuyordum. aslında kendimi ona 15 dakkada anlatmıştım ama hayatımı anlatmaya korkuyordum. çoğu insanın kaldıramayacağı bi geçmişe sahip olmak fazlasıyla zor bi durumdu benim için onun karşısında. saat 12 ye doğru bizim çaycı kapanınca yürümeye başladık. gitmek istemiyorum dedikten sonra onun tekrar arabaya yönelmesi ve benim nereye sorum sonrasında kahve dünyasının orda durup düşünmeye başladık. o düşünüyordu daha doğrusu. nereye gitsek gitsek derken hadi ortaköy’e gidelim dedi. sahilde otururuz. peki diyip yukarıya arabaya doğru yürümeye başladık. ben dükkanların önündeki merdivenlere çıkıp çıkıp iniyordum. dedim ya onun yanında çocuk gibiyim diye. aynen öyleydim işte. tek tek bastım basamaklara taaa ki.
ahşap bi basamaktı. sağ ayağım basamağın yanındaydı ve ben önce sol ayağımla bastım. bastıktan sonra sallandığını hissettim ve sağ ayağımı da basarak zorladım. sağ ayağımı basmamla ahşap basamağın içeri göçmesi bir oldu. ben ayy derken o beni çoktan tutmuştu. elleri göğüslerimin altında beni sarmış durumdaydı yüzüne bakıp onu öpmekten korktum bi an ama ben gülmekten ölüyordum. kendime gelip ondan kurtulduğumda hızla ordan uzaklaşmaya başladık ama beni alan gülme krizi bitmek bilmiyordu. yerlere yatacaktım nerdeyse. aslında rezil bi durum hoşlandığın adamın yanında böyle bir şey yaşamak ama gene de çok eğlenmiştik.
nihayet arabaya varmıştık ama ben hala gülüyordum.  arabayı çalıştırdı ve ikinci durağımız ortaköy’e doğru yola çıktık.

beşiktaş'tan nefret ederken beşiktaş'ta aşık oldum ben



kadıköy‘de arkadaşım tarafından ekilmiş vapur sefası yapmak için beşiktaş’tan dönmeye karar vermiştim. ona “ekildim” diye mesaj atıp belki buluşalım der diye de bekliyodum. vapura binmeden 10dakika önce aradı beni. sahilde çay içmeye karar verdik. vapurdan inip otobüslerin ordan ilerlerken telefonda konuşuyor birbirimizi bulmaya çalışıyorduk. ilk defa görecektik birbirimizi. çok hoş bi ses tonu vardı ve “ses tonu iyiyse tip kötüdür” düşüncesi beni korkutuyordu.
telefonda o bana kıpırdama seni bulucam ben derken ben otobüs işletmeleri yazısının ordayım diyip oraya doğru yürüyordum. sonra arkanı dön dedi döndüm karşıda bana bakıyordu. kısa saçlı zayıf uzun boylu bi adamdı. telefonu kapattı yanıma geldi. samimiydi. yanaklarımdan öptüğünde kırk yıllık arkadaşım gibiydi. nereye sorusundan nefret ettiğimi bildiği için bana nereye gidelim demedi. beni aldı heykelin yanında çaycıya oturttu. çayımız geldi sigaralarımız ortaya çıktı. muhabbet eşliğinde giden çaylar sigaralar artıyordu. yüzünün her kıvrımını incelerken anlattıklarına da gülümsüyordum. sonra ordan kalkıp beltaş’a gittik. oturduğumuz masanın camı hareket ediyordu. ben onla oynarken düzen takıntısını ilk orda öğrendim. o sağdan soldan ayar yaptıkça ben bozuyordum ve müthiş gamzesini ortaya çıkaran gülümsemesiyle bakıyordu bana. aşık oluyordum ama olmamam gerekti. off hep kafamdan geçen bana bakmaz düşüncesi gene sarmıştı beynimi.
birkaç süren muhabbet sonrası sanırım saat 22:05 otobüsü için kalktık yerimizden ve durağa doğru yürümeye başladık. ben tüm masaların camlarını tek tek oynatmaya çalışırken onun arkası bana dönüktü. sonra ona bakıphepsini elledim dedim. güldü güldüm. çocuk gibiydim yanında. kendimdin. eski bendim. rahattım.
otobüsü beklerken farkında olmadan bacaklarımı yukarı çekip durmuşum. çok hoşuna gitmiş. bu rahatlığım hem onu hem beni birbirimize bağladı. giderken beline sarılıp yanağından öpmek ateşimi yükseltti resmen. sonrası bir yurt odasın ağzım kulaklarımda BEN AŞIĞIM diye girmek oldu zaten.
yalnız bizim asıl hikayemiz bir gece yarısı bebek‘te başladı.

13 Aralık 2011 Salı

grip yansımaları

6 ay önceydi. bana hayatımdan çık git demesinin üzerinden 1 ay geçmişti. bu kez dayanamayıp gitmiştim ve 1 ay boyunca onu hiç aramamıştım. nasıl dayandım ben bile bilmiyorum. sonra o mesaj attı bir gün. şaşırdım. konuştuk ve ben o olduğuna inanmadım. onun cümleleri değildi çünkü. inanmadığımı da ona belirttim. sonra aradı. sesi bile bir garipti. sevdiğim adam değildi o. nedeni de artık düzgün bir insan olmaya karar vermesi ve askerlik öncesi hazırlıklarıydı. neyse burası tekrar nasıl konuşmaya başladığımızın özetiydi.

hastaydım. 15 mayıs gibi başladıydı gribim sanırım. belki birkaç gün daha önce. yataktan zar zor kalkıyordum ve travesti sesine sahiptim. o günlerde bir de banyoda bayılma vakası geçirmiştim. koskoca şehirde yalnızdım. bayıldığımda da yalnızdım. tek başına ayılmak baya zor bir şey. ikimiz de birbirimizi twitterdan gizli gizli takip ediyorduk. o da beni ediyordu ve sürekli yazdıklarımı bahane ederek arıyordu. hastalığımın nasıl olduğunu soruyordu. bayıldığımda aradı. üst üste her gün aradıktan sonra bir 19 mayıs sabahı aradı ve kalk bana gel sen iyileşemiyorsun, ben çorba bir şey yapar iyileştirmeye çalışırım dedi. koşa koşa gittim. ben, ona hiçbir şey hissetmediğini düşünen ben koşa koşa gittim.3 4 gün bende kal hem halletmemiz gereken şeyler var 1günde halledilmezdedi. yurttan iznimi alıp onun kollarına attım kendimi. kapıyı açtığında farklı biriydi karşımdaki. kısacık saçları, bakışları farklıydı. sarıldım sıkıca. ilk defa kapıyı açıp içeri geçmedi zaten bekledi beni. 
hem en mutlu hem de en berbat anlarımı yaşadığım odasına geçtik yatıp uyuduk. saatler geçiyordu ben uyuyamıyordum. oysa küçücük bir çocuk gibi göğsümde yatıyordu. bana sıkı sıkı sarılmıştı. onu ilk defa öyle görüyordum. bana ilk defa böyle hissederek sarılıyordu. ilk defa beni sevdiğini düşünmüştüm. küçücük bir çocuk gibiydi. o gözlerin açtığında gözlerimi kapatıyordum ben ve dudağıma minik bi öpücük kondurup tekrar göğsüme yatıyordu. o an onu kandırdığımı düşündüm. ben ona bir şey hissetmiyordum. 1 ayımı kendimi buna inandırarak geçirmiştim. hissedemezdim. 
kalktım bir anda yataktan sessizce giyindim. çekip gitmem gerekiyordu ordan. gitmeliydim. tam çıkarken gözlerini açtı. yanına uzanıp küçücük bir öpücük kondurdum dudaklarına. gitmem gerek görüşürüz dedim. (onu son görüşüm bu olur diye düşünüyordum) çıktım gittim. ilk otobüsle de bartın’a döndüm. 

şimdi 6 ay sonra ben hastalıktan ölüyorum. 1 haftadır yataktan çıkmadım. geçen gün bayıldım. ama o telefon asla gelmeyecek biliyordum. aramaz. aramazdı. aramadı. tek başıma iyileşmeye çalışıyorum. ama aklıma sürekli bu olay geliyor. 6ay önce kaçırdığım fırsat geliyor. halletmemiz gereken şeyin ne olduğunu hala bilmiyorum.
hastayım be adam. çok hastayım. ama sen yoksun artık. hiç de olmayacaksın.


bu da yazının şarkısı
http://www.youtube.com/watch?v=0F7H-X0uKHg

31 Ekim 2011 Pazartesi

seni kınıyorum ve sana laflar hazırladım şehri: istanbul

gene kaçtım senden farkındasın di mi? şu an yurtta odamda sıcacık oturmam gerekirken evimde yatağımda sıcacık oturuyorum. bana iyi gelmiyorsun ama gidemiyorum senden. olmuyor bırakamıyorum. sorumluluklarım var. benden beklentisi olan insanlar var. ve ben kahrolası seni bırakıp gidemiyorum. gene sike sike döneceğim. salı günü otobüsüm var ve sen beni gene yağmurla karşılayacaksın.

bu bana neden yapıyorsun? senin bünyende barındırdığın arızalı adamları benim başıma neden veriyorsun? ne yaptım ki ben sana? daha yeni geldim lan! 1 senedir yaptıkların yetmedi mi de gelir gelmez gene mahvettin beni? sen nasıl bir şehirsin ey istanbul söyle! duvarların neden soğuk, hayatın neden hızlı, gökyüzü neden bu kadar uzak ve mutluluk neden zor?

alkolik olursam senin yüzünden ya da ciğerlerim iflas ederse senin yüzünden veya ben ölürsem kesinlikle senin yüzünden. ve sen buna alışıksın zaten değil mi

13 Temmuz 2011 Çarşamba

uzun otobüs yolculukları



uzun yolculukları çok fazla sevmeye başladım. en rahat düşünebildiğim anlar bu yolculuklar esnasında olan anlar. kendi kendime kalıp dışarıyı izlerken hayatımı düşünebiliyorum. neler yaşıyorum neler yapıyorum… hepsi tek tek geçiyor aklımdan.bazen ufak bir damla yaş süzülüyor gözümden bazense küçük bir tebessüm beliriyor yüzümde.
gariptir ki ben bu yolculukları hep önemli kararlar aldığım ya da birilerinin benim yerime de kararlar verdiği zamanlarda yaptım. birileri karar verdi ben dayanamadım atladım otobüse evime döndüm. birileri karar verdi gene dayanamayıp atladım otobüse istanbul’a döndüm. yol boyunca doğru yanlış her şeyi düşünürüm. kendime savunmalar hazırlarım. karşımdakine laflar hazırlarım. lakin bazen hiçbir kararı değiştiremiyorsun. olmuyor ne yaparsan yap olmuyor. sen kalkıp dünyanın öbür ucundan gelsen bile değişmeyecek kararlar oluyor bunlar. bazen otobüste ne kadar düşünürsen düşün bir çıkar yol bulamıyorsun. senin kararların pek bir anlam ifade etmiyor bazen. mesela şöyle ki adam:
-seni üzmek istemiyorum benden uzak dur.
+sanane benim hayatım ve ben senle acı çekmeye bile razıyım.(kadın)
-istemiyorum seni olmaz.
adam anlamıyor işte. hiçbir cümlen onun bu kararını değiştiremiyor. ikna edemiyorsun. sonra atlayıp bir otobüse uzaklaşıyorsun onun da bir yerlerde nefes aldığı şehirden. bazen ilk otobüse binmek istiyorum nereye gittiğine bakmadan. belki daha farklı düşünce ortamı yaratıp işin içinden çıkabilirim diye. lakin o kadar cesur olamadım daha. yerimde sayıp duruyorum. ben değişimden nefret ediyorum ilerlemekten değil. ama ilerleyemiyorum her şey aynı. evrene yanlış mesaj veriyorum sanırım.
bu aralar farklı düşünebilmeyi o kadar çok istiyorum ki. aynı düşüncelerden sıkıldım hatta tüm düşüncelerimden sıkıldım. hepsinden kurtulabilsem keşke. çünkü düşüncelerim kafamı yastığa koyduğum an harekete geçiyor ve beynim kafatasıma baskı yapıyor. kafamdan bile kurtulmak istediğim zamanlar oluyor. uykusuz geçen gecelerde delirme aşamasına geldiğimde bazen dondurucu soğukta pencereyi açıp nefes almaya çalışıyorum. hala nasıl hayattayım onu bile bilmiyorum. ağlama krizleri, sinir krizleri hiçbir şey geçirmiyor kafamdaki baskıyı. düşünmekten kurtulamıyorum. düşünmekten kurtulabilir miyiz ki? var mı öyle bir şey? hani beynimizi tamamen boşaltsak falan. aristo idi sanırım beynimizi boş bir levha olarak nitelendirmişti. o duruma çevirebilir miyiz beynimizi? imkansız sanırım. doğduğumuzda bile ağlıyoruz ya o zaman bile bir derdimiz düşüncemiz var.
ha bu arada otobüste uyuyorum artık düşünmemek için. önemli kararlar almaktan kaçınıyorum. olanları düşünüp bir neden aramaktan yoruldum. nedeni olmazmış bazen bir şeylerin. o yüzden ben de düşünmek yerine uyumaya karar verdim. sadece uyuyorum ve biraz olsun kurtuluyorum kendimden. ruhum başka alemlerde dolaşıyor ben uyurken. erteliyorum tüm acımı düşünmekten uzak kalarak. biriksin biriksin bir anda patlasın ve yenileneyim istiyorum. gerçi bu sefer geçen seferki gibi ayakta, hayatta kalabilir miyim bilmiyorum ama şu sıralar bir patlamaya hazırlanıyorum. yeniden başlamak için bu gerekli bazen. hayatımız boyunca bir çok kez hayata tekrar başladığımıza inanıyorum. her seferinde biraz daha değişerek biraz daha büyüyerek tabi. ve ben tekrar başlayacağım biraz kırık biraz eksik.
not: bu yazı otobüs mola verdiğinde derin bir uykudan uyanıldığında yazılmaya başlandı. ve hala süren bir yolculuk sırasında bitirildi. şu an fonda kibariye sanırım annem diye bir şarkı söylüyor. şoför onu dinliyor çünkü.